Confessio Fraternitatis
ikinci Gül-Haç bildirisi olan *Confessio fraternitatis*, ilk olarak 1615 yılında Latince (*Consideratio brevis* ile birlikte) ve aynı yılın ilerleyen dönemlerinde Almanca olarak yayımlanmıştır. 1620’lerden kalma bazı İngilizce el yazması çevirileri bulunsa da, İngilizce bir baskısı ancak 1652 yılında simya yazarı Thomas Vaughan adıyla yayımlanabilmiştir.
—
Confessio Fraternitatis
veya
**En Onurlu Gül-Haç Düzeni’nin Övülmeye Değer Kardeşliği’nin İkrarı (Confession), Avrupa’daki Tüm Mütefekkirlere Yazılmıştır**
Önceden ilan edilen *Fama* (İlk Bildiri) vasıtasıyla Kardeşliğimiz hakkında yayımlanan ve herkesçe bilinen her ne varsa, hiçbir insan onu hafife almasın, boş veya uydurma bir şey olarak görmesin ve çok daha ötesi, sanki yalnızca bizim hüsnükuruntumuzdan ibaretmiş gibi telakki etmesin. Rab Yehova’dır ki (Rab’bin Şabat’ının/Dinlenme Günü’ünün pek yakın olduğunu gören ve devresi yahut seyri tamamlandığından yeniden ilk başlangıcına doğru hızlanan), Doğa’nın seyrini tersine çevirmektedir. Ve şimdiye dek büyük acılar ve günlük emeklerle aranan şey, artık ona az kıymet verenlere yahut üzerinde neredeyse hiç düşünmeyenlere tecelli ettirilmektedir; fakat ona iştiyak duyanlara ise adeta zorla ve ısrarla sunulmaktadır. Ta ki dindarların yaşamı tüm zahmet ve meşakkatten kurtulsun, kararsız Felek’in (Fortune) fırtınalarına artık tabi kalmasın; fakat kötülerin kötülüğü ve hak ettikleri ceza böylelikle çoğalsın ve katlansın.
Her ne kadar en ufak bir sapkınlıkla, kötü bir başlangıçla yahut dünyevi hükümetlere karşı bir kasıtla itham edilemeyecek olsak da; Rabbimiz İsa Mesih’e küfreden Doğu’yu ve Batı’yı (yani Papa’yı ve Muhammed’i) kınar; dualarımızı, sırları ve büyük altın hazinelerimizi Roma İmparatorluğu’nun yüce başkanına hüsnüniyetle takdim ederiz.
Yine de, mütefekkirenin hatırı için, buna bir miktar daha eklemede bulunmayı ve eğer *Fama* içinde çok derin, gizli ve fazla karanlık bırakılmış yahut belirli sebeplerle tamamen tecrit edilmiş ve dışarıda tutulmuş hususlar varsa daha iyi bir izahat getirmeyi uygun bulduk; böylelikle mütefekkirenin bize daha çok bağlanacağını, amacımız için çok daha uygun ve istekli hale geleceğini umuyoruz.
Felsefe’nin tebdili ve ıslahı (müceddeden düzenlenmesi) hususunda (bu an için gerekli olduğu kadarıyla) yeterli açıklamayı yaptık; yani Felsefe’nin tamamen zayıf ve kusurlu olduğunu beyan ettik. Çoğunluk (nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde) onun sağlam ve güçlü olduğunu batılca iddia etse de, onun son nefesini vermekte olduğundan ve göçüp gittiğinden şüphe duymuyoruz.
Fakat yaygın olduğu üzere, yeni ve alışılmadık bir hastalığın baş gösterdiği aynı yerde veya ülkede Doğa nasıl ki ona karşı bir derman da ifşa eder; Felsefe’nin bu derece çoğalan marazları için de doğru çare belirmekte ve Vatanımıza (*Patria*) yeterince sunulmaktadır ki, böylece Felsefe yeniden sıhhate kavuşabilsin; o ki şimdi yenilenmeli ve tamamen bakir kılınmalıdır.
Sahip olduğumuz Felsefe, tüm fakültelerin, ilimlerin ve sanatların başı, toplamı, temeli ve muhtevası olan Felsefe’den başkası değildir. Bu Felsefe (çağımıza bakacak olursak) İlahiyat ve Tıp’tan çokça, fakat hukuk hikmetinden pek az şey barındırır; hem göğü hem de yeryüzünü gayretle araştırır. Yahut kısaca ifade etmek gerekirse, İnsan’ı yeterince tecelli ve beyan eder. Bize kendini tanıtmak ve kardeşliğimize girmek isteyen tüm mütefekkürler, nezdimizde şimdiye dek ulaştıklarından, bildiklerinden yahut inanmaya ve ifade etmeye muktedir olduklarından çok daha harikulade sırlarla karşılaşacaklardır.
Bu nedenle, bu konudaki kastımızı kısaca beyan etmek gerekirse; yalnızca meclisimize ve nasihatlerimize hayran olunması için değil, aynı zamanda herkesin bilmesi için de gayretle çalışmalıyız: Her ne kadar bu tür gizemleri (*mysteries*) ve sırları hafife alıp değersiz görmesek de, yine de bunların bilgisinin çoğuna tecelli ettirilmesini ve ifşa edilmesini uygun buluyoruz.
Zira öğretilmeli ve inanılmalıdır ki, bu umulmadık ve gönüllü teklifimiz, henüz kendilerine Altıncı Çağ’ın Harikaları (*Miranda sexta aetatis*) meçhul olan yahut dünyanın gidişatı sebebiyle gelecekteki şeyleri şimdiki zamana benzetip çağımızın her türlü meşakkatiyle engellenen insanlarda türlü türlü düşünceler uyandıracaktır; öyle ki onlar dünyada, aydınlık ve güneşli bir günde dokunmaktan başka hiçbir şeyle idrak edemeyen ve göremeyen kör ahmaklardan farksız yaşamaktadırlar.
Şimdi ilk kısma gelince, şuna inanıyoruz ki: Sevgili Hristiyan Babamızın tefekkürleri, bilgisi ve icatları (dünyanın başlangıcından bu yana İnsan’ın hikmetinin; gerek Tanrı’nın vahyi, gerek meleklerin ve ruhların hizmeti, gerek anlayışın keskinliği ve derinliği, gerekse uzun müşahede, kullanım ve deneyim yoluyla bulduğu, icat ettiği, ortaya çıkardığı, düzelttiği ve şimdiye dek aktarıp naklettiği her şey) o derece mükemmel, yüce ve büyüktür ki; Bütün kitaplar yok olsa ve Tanrı’nın kadiri mutlak izniyle tüm yazılar ve tüm ilimler kaybolsa dahi, gelecek nesiller yalnızca bu sayede yeni bir temel atabilecek ve hakikati yeniden ışığa çıkarabilecektir. Bu belki de, eski harabe binayı yıkıp yok etmekle işe başlamak, ardından dış avluyu genişletmek, sonrasında odalara ışık getirmek ve ardından kapıları, merdivenleri ve diğer şeyleri niyetimize göre değiştirmek kadar zor olmayacaktır.
Fakat atanan gelecek zaman için hususi bir ziynet olarak saklanıp esirgenmek yerine, herkesçe tecelli ettirilmesi kime cazip gelmez ki?
Eğer Tanrı bize Altıncı Şamdan’ı (*sixth Candelabrium*) yakmayı murat ettiyse, neden insanların bunca hatalı ve eğri yollarla aradığı yegane hakikatte tüm kalbimizle karar kılmayalım ve kalmayalım? Açlıktan, fakirlikten, hastalıktan ve yaşlılıktan kaygı duymamıza ve korkmamıza gerek kalmaması iyi olmaz mıydı?
Her zaman, sanki dünyanın başlangıcından beri yaşamışsınız ve dahası, sonuna kadar yaşayacakmışsınız gibi yaşayabilmeniz kıymetli bir şey olmaz mıydı? Bir yerde ikamet etseniz de, ne Hindistan’daki Kanj Nehrinin ötesinde yaşayan insanların sizden bir şey saklayabilmesi, ne de Peru’dakilerin konsey sırlarını sizden gizleyebilmesi mükemmel olmaz mıydı?
Öyle tek bir kitabı okuyabilmeniz ve okumakla birlikte, diğer tüm kitaplarda (şimdiye dek çıkmış, şimdi var olan ve bundan sonra çıkacak olan) öğrenilmiş ve bulunmuş, var olan ve bulunacak olan her şeyi anlayıp hatırlayabilmeniz kıymetli bir şey olmaz mıydı?
Şyle şarkı söyleyebilmeniz ne kadar hoş olurdu: Taş kayalar yerine incileri ve değerli taşları; yabanıl hayvanlar yerine ruhları çekebilseydiniz ve cehennemî Pluto yerine dünyanın kudretli prenslerini harekete geçirebilseydiniz!
Ey insanlar, Tanrı’nın takdiri çok başkadır; O, Kardeşliğimizin sayısını artırmaya ve genişletmeye karar vermiştir. Bizler bu işi büyük bir sevinçle üstlendik; nitekim daha önce bu büyük hazineye liyakatimiz olmadan, evet, umutlarımız, düşüncelerimiz ve kastımız ötesinde nail olduğumuz gibi, aynı sadakatle onu tatbike koyuluyoruz. Öyle ki, Kardeşlikte bazılarımızın sahip olduğu öz evlatlarımızın şefkati ve merhameti bile bizi bundan alıkoyamayacaktır; çünkü biliyoruz ki bu umulmadık hayırlar mirasa konu olamaz ve tesadüfen elde edilemez.
Eğer şimdi diğer taraftan temkinliliğimizden şikayet edecek biri varsa —ki hazinemizi bu denli özgürce ve hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm insanlara sunduğumuz, dindar, mütefekkir, arif yahut hasekâr kişileri avamdan daha çok gözetip kollamadığımız için— biz onlara itiraz etmeyiz, zira bu hafif ve kolay bir mesele değildir; fakat bununla birlikte şunu da ifade ederiz ki, Gizlerimiz (*Arcana*) veya sırlarımız asla alelade ve genel olarak bilinir kılınmayacaktır. Her ne kadar *Fama* beş dilde yayımlanmış ve herkese tecelli ettirilmiş olsa da, eğitimsiz ve kaba akılların onu idrak edemeyeceğini ve itibar etmeyeceğini çok iyi biliyoruz; nitekim Kardeşliğimize kabul edilecek olanların liyakati de tarafımızdan İnsan’ın ihtimamıyla değil, Vahyimizin ve Tecellimizin Kuralı (*Rule of our Revelation and Manifestation*) ile takdir edilir ve bilinir.
Bu nedenle, liyakatsiz olanlar bin kez bağırıp çağırsa yahut kendilerini bize bin kez sunup takdim etse de, Tanrı kulaklarımıza onlardan hiçbirini duymamasını emretmiştir; evet, Tanrı etrafımızı bulutlarıyla öyle kuşatmıştır ki, O’nun hizmetkarları olan bizlere hiçbir şiddet yahut zorbalık uygulanamaz; bu yüzden bir kartalın gözlerine sahip olmadıkça kimse tarafından görülemez ve bilinemeyiz. *Fama*’nın herkesin ana dilinde yayımlanması gerekliydi, çünkü (eğitimsiz olsalar dahi) Tanrı’nın bu Kardeşliğin saadetinden mahrum bırakmadığı kimseler onun bilgisinden mahrum kalmamalıydı. Bu Kardeşlik belirli derecelere (*degrees*) bölünecek ve ayrılacaktır; tıpkı Arabistan’daki Şam şehrinde ikamet edenlerin, diğer Araplardan çok farklı bir siyasi düzene sahip olmaları gibi. Zira orada yalnızca kralın izniyle hususi kanunlar yapan arif ve anlayışlı insanlar hüküm sürer; bu misale uygun olarak, önden gelmesi gereken şey gerçekleşip tamamlandığında, Avrupa’daki yönetim de bu şekilde tesis edilecektir (ki buna dair Hristiyan Babamız tarafından kaleme alınmış bir tasvir mevcuttur).
Ve bundan böyle Borumuz halkın içinde yüksek bir sesle ve büyük bir nida ile ötecektir; yani şu anda pek az kişi tarafından görülen ve gizlice, gelecek bir şey olarak figürlerde ve resimlerde beyan edilen şey serbestçe ve alenen ilan edilecek, bütün dünya bununla dolacaktır. Tıpkı daha önce birçok dindar insanın gizlice ve tamamen çaresizce Papa’nın zorbalığına karşı durması gibi; ki o Papa daha sonra Almanya’da büyük, samimi ve hususi bir gayretle tahtından indirilmiş ve ayaklar altına alınmıştır. Onun nihai çöküşü bizim zamanımıza ertelenmiş ve saklanmıştır; o zaman geldiğinde tırnaklarla parçalanacak ve yeni bir sesle eşek anırmasına son verilecektir. Biliyoruz ki bu durum, Almanya’daki birçok mütefekkir insana zaten makul derecede tecelli etmiş ve malum olmuştur; nitekim yazıları ve gizli tebrikleri buna yeterince şehadet etmektedir.
Burada, Rabbimizin 1378 yılından (Hristiyan Babamızın doğduğu yıl) bugüne kadar geçen tüm zamanda nelerin vuku bulduğunu anlatabilir ve beyan edebilirdik; yaşamının bu yüz altı yılında gördüğü ve vefatından sonra kardeşlerimizin ve bizim incelememiz için bıraktığı tebeddülleri sıralayabilirdik. Fakat gözettiğimiz icaz (kısa ve öz anlatım), daha uygun bir zamana kadar bunu tekrar etmemize şu an izin vermemektedir. Şu an için, beyanımızı hor görmeyenlerin, bizimle tanışıklık ve dostluk yolunu hazırlamak adına buna kısaca temas etmiş olmamız kafidir.
Yine de, Rab Tanrı’nın göğün ve yerin yapısına nakşettiği ve yazdığı o büyük harfleri ve karakterleri, zaman zaman tebeddül eden ve yenilenen yönetim değişiklikleri vasıtasıyla görmesine ve talimi için kullanmasına izin verilen kişi, (henüz kendisi bilmese de) zaten bizimdir. Ve bildiğimiz üzere o bizim davetimizi ve çağrımızı hor görmeyeceği gibi, kimse de bir aldatmacadan korkmasın; zira gizlilik mührü (*seal of secrecy*) altında kendini bize tanıtan ve Kardeşliğimizi arzulayan kim olursa olsun, hiçbir insanın dürüstlüğünün ve umutlarının onu yanıltmayacağını söz verir ve alenen söyleriz.
Fakat sahte riyakarlara ve hikmetten başka şeyler arayanlara gelince; onlara alenen söyler ve şehadet ederiz ki, bizler kendimizi onlara bildiremeyiz ve onlar tarafından ihanete uğratılamayız; Tanrı’nın iradesi olmadıkça bize hiçbir şekilde zarar veremezler. Aksine, onlar *Fama*’mızda bahsedilen tüm cezalara kesinlikle ortak olacaklardır; böylece kötü planları kendi başlarına dönecek, hazinelerimiz ise Aslan (*Lion*) gelene dek dokunulmadan ve el sürülmeden kalacaktır. O Aslan ki onları kendi kullanımı için talep edecek, krallığının teyidi ve tesisi için istihdam edecektir.
Bu nedenle burada iyi müşahede etmeli ve herkese bildirmeliyiz ki: Tanrı, sonundan hemen önce dünyaya, tıpkı ilk insan Adem’in sahip olduğu ve Cennet’te kaybettiği (ki ardından soyu onunla birlikte sefalete sürüklenmiştir) bir hakikati, ışığı, yaşamı ve celali göndermeye ve bahşetmeye kesinlikle ve en sarsılmaz şekilde karar vermiştir. Bu yüzden, büyük dünyanın devridaimi (*revolution*) ile insanın tüm sanatlarına, eserlerine ve hükümetlerine yavaş yavaş sızan ve çoğunu karartan tüm kulluk, sahtelik, yalan ve karanlık son bulacaktır. Zira bunlardan her türlü batıl fikrin ve sapkınlığın sayısız çeşidi türemiştir; öyle ki en arif olanlar bile kimin doktrinini ve fikrini takip edip benimseyeceğini neredeyse bilemez hale gelmiş, kolayca ayırt edemez olmuştur. Çünkü bir yandan filozofların ve mütefekkürlerin nüfuzu sebebiyle engellenip hatalara düşürülmüşler, diğer yandan ise hakiki deneyimle kısıtlanmışlardır. Bütün bunlar bir kez ilga edilip kaldırıldığında ve bunların yerine doğru ve hakiki bir kaide tesis edildiğinde, bu uğurda emek verenlere teşekkür kalacaktır. Fakat eserin kendisi çağımızın mübarekliğine itaf olunacaktır.
Gelecek olan bu Islahat’a (*Reformation*) birçok seçkin insanın yazılarıyla büyük bir katkı sağlayacağını memnuniyetle ikrar ettiğimiz gibi; sanki böyle bir eser yalnızca bize emredilmiş ve yüklenmiş gibi bu onurun bize atfedilmesini arzu etmeyiz. Fakat Rabbimiz İsa Mesih ile alenen ikrar ve şehadet ederiz ki, Tanrı’nın takdirini yerine getirecek ve tamamlayacak olanlar eksik kalmadan önce, taşların doğrulup hizmet sunması ilk vuku bulacak şeydir; evet, Rab Tanrı Kendi iradesine şehadet edecek bazı elçileri, yani Yılan (*Serpentario*) ve Kuğu (*Cygno*) burçlarında beliren ve görülen bazı yeni yıldızları zaten önden göndermiştir. Bunlar herkese kendilerini beyan ederler ki, büyük ve ağır meselelerin kudretli Mühürleridir (*Signacula*).
Öyleyse, Tanrı’nın buraya ve oraya Kutsal Yazılar’a, Kitab-ı Mukaddes’e dahil ettiği bu karakterler ve harfler, O’nun tarafından tüm mahlukata da nakşedilmiştir. Tıpkı matematikçi ve astronomun gelecekteki tutulmaları çok önceden görebilmesi ve bilebilmesi gibi, biz de Kilise’nin kararmalarını ve kararmaların ne kadar süreceğini hakikaten önceden bilebilir ve öngörebiliriz. Bu karakter ve harflerden majik yazımızı (*magic writing*) ödünç aldık ve kendimiz için, içinde her şeyin tabiatının ifade edildiği ve beyan edildiği yeni bir dil bulup oluşturduk. Dolayısıyla, atalarımız Adem ve Enok’un (İdris) diline tamamen uyumsuz olan ve Babil karmaşası yüzünden tamamen gizlenen diğer dillerde o kadar fasih olmamamız şaşırtıcı değildir.
Fakat şunu da anlamanızı sağlamalıyız ki, yolumuzda amacımızı engelleyen bazı Kartal Tüyleri (*Eagles’ Feathers*) hala mevcuttur. Bu nedenle herkesi Kutsal Kitap’ı gayretle ve sürekli okuması için ikaz ediyoruz; zira tüm lezzetini onda bulan kişi, Kardeşliğimize ulaşmak için mükemmel bir yol hazırladığını bilecektir. Zira kuralımızın tüm toplamı ve muhtevası, dünyadaki her bir harfin veya karakterin iyi öğrenilmesi ve gözetilmesi gerektiğidir; bu yüzden Kutsal Kitap’ı hayatlarının kuralı, tüm çalışmalarının gayesi ve sonu kılanlar bize benzerler ve bize pek yakın akrabadırlar: Evet, onun bütün dünyanın bir özeti (*compendium*) ve muhtevası olmasına izin verenler. Ve onu sadece sürekli ağızlarında taşımakla kalmayıp, onun hakiki anlayışını dünyanın tüm zamanlarına ve çağlarına nasıl uygulayacaklarını ve yönlendireceklerini bilenler.
Ayrıca Kutsal Yazılar’ı mübtezel kılmak ve bu derece alelade etmek bizim usulümüz değildir; zira onun sayısız müfessiri vardır: Kimi onu kendi fikrine hizmet etmesi için saptırıp zorlamakta, kimi ona leke sürmekte ve en kötü şekilde onu ilahiyatçıların, filozofların, tabiplerin ve matematikçilerin işine yarayacak balmumundan bir burun gibi oynatmaktadır. Bütün bunlara karşı alenen şehadet eder ve ikrar ederiz ki, dünyanın başlangıcından bu yana insanlara Kutsal Kitap’tan daha layık, daha mükemmel, daha hayranlık verici ve şifalı bir Kitap verilmemiştir. Ona sahip olana ne mutlu; ama onu gayretle okuyana daha ne mutlu; fakat en mutlu olan, onu hakikatiyle anlayandır, zira o Tanrı’ya en çok benzeyen ve O’na en çok yaklaşandır.
Ancak *Fama*’da metallerin tebdili (*transmutation*) ve dünyadaki en yüce ilaç hakkındaki sahtekarlara dair söylenmiş olan her şey şu şekilde anlaşılmalıdır: Tanrı’nın bu denli büyük bir lütfunu hiçbir şekilde hiçe saymıyor veya hor görmüyoruz. Fakat o, yanında her zaman Doğa’nın bilgisini getirmez; oysa bu bilgi sadece ilacı getirmekle kalmaz, aynı zamanda bize sayısız sırrı ve harikayı tecelli ettirir ve açar. Bu nedenle, felsefenin anlayışına ve bilgisine ulaşmak için gayretli olmamız şarttır. Ve dahası, mümtaz zekalar Doğa bilgisinde iyice eğitilmeden önce metallerin iksirine (*tincture of metals*) çekilmemelidir. Öyle bir mertebeye gelen kişi doyumsuz bir yaratık olmalıdır ki; ne fakirlik ne hastalık ona zarar verebilsin, evet, diğer tüm insanların üzerine yükselmiş ve başkalarını kedere, sıkıntıya ve acıya sokan şey üzerinde hakimiyet kurmuş olsun da, yine de sonsuz altın ve gümüş stoku var diye evler inşa etmek, savaşlar yapmak ve her türlü gururu sergilemek gibi boş şeylere kendini yeniden versin!
Tanrı çok başka türlü razı olur; zira O alçakgönüllüleri yükseltir ve gururluları hor görerek aşağı çeker; az ameli olanlara onlarla konuşması için kutsal Meleğini gönderir, fakat kirlenmiş gevezeleri çöl ve tenha yerlere sürer. Bu, Mesih’e karşı küfürlerini kusan ve bu açıkça parıldayan ışıkta dahi yalanlarından vazgeçmeyen Roma aldatıcılarının hak ettiği karşılıktır. Almanya’da onların tüm iğrençlikleri ve menfur hileleri ifşa edilmiştir ki, böylece günah ölçüsünü tamamen doldursun ve cezasının sonuna yaklaşsın. Bu yüzden günün birinde o engereklerin ağzı kapatılacak ve üçlü taç (*triple crown*) yok edilecektir; nitekim meclisimizde bu husus daha açık ve etraflıca müzakere edilecektir.
İkrarımızın (*Confession*) sonucu olarak, sizi ciddiyetle ikaz ederiz ki: Kutsal Üçleme’yi (*Holy Trinity*) boş şeylere uygulayarak ona hürmetsizlik eden yahut insanları en garip figürlerle, karanlık cümlelerle ve konuşmalarla aldatıp saf kimselerin parasını çarpan sahte Simyacılar tarafından yazılmış kitapların tamamını olmasa da çoğunu bir kenara bırakın. Nitekim bugünlerde insanın refahının Düşmanı’nın, Hakikat’i (ki kendisi sade, kolay ve çıplaktır; aksine Sahtelik gururlu, kibirli ve dindarlık ile insani hikmet görünümünün bir tür cilasıyla renklendirilmiştir) inanılması daha zor hale getirmek için iyi tohumların arasına her gün ve sonuna kadar karıştıracağı bu türden pek çok kitap çıkarılmaktadır. Siz ki arifsiniz, böyle kitaplardan sakının ve paranızı aramayan, aksine büyük hazinelerimizi size memnuniyetle sunan bize dönün. İcat edilmiş yalan iksirlerle (*tinctures*) malınızın peşinde koşmuyoruz, aksine sizleri mallarımıza ortak etmek istiyoruz.
Sizinle darbımesellerle (parabollerle) konuşuyoruz, fakat sizi tüm sırların doğru, sade, kolay ve samimi izahına, anlayışına, beyanına ve bilgisine memnuniyetle ulaştırmak istiyoruz. Sizin tarafınızdan kabul edilmeyi arzulamıyoruz, aksine sizi krallara layık evlerimize ve saraylarımıza davet ediyoruz; ve bu gerçekten kendi arzuladığımız hareketimizle değil (bunu da bilesiniz diye), Tanrı’nın Ruhunun sevk etmesiyle, O’nun ikazlarıyla ve içinde bulunduğumuz zamanın vesilesiyle buna mecbur kalınarak yapılmaktadır.
Ne düşünürsünüz sevgili insanlar, ve nasıl etkilenmiş görünürsünüz? Görmektesiniz ki bizler Mesih’i hakikaten ve samimiyetle ikrar ettiğimizi beyan ediyor, Papa’yı kınıyor, kendimizi hakiki Felsefe’ye adıyor, Hristiyan bir yaşam sürüyor ve Tanrı’nın aynı Işığı’nın kendilerine göründüğü daha pek çok kişiyi her gün Kardeşliğimize çağırıyor, istirham ediyor ve davet ediyoruz. İçinizdeki Lütufları (*Gifts*) ve Tanrı’nın kelamındaki deneyiminizi tartaraktan; tüm sanatların kusurluluğunu ve diğer pek çok uygunsuz şeyi dikkatle tefekkür etmenin yanı sıra, bunlarda bir ıslahat aramak, Tanrı’yı razı etmek ve kendinizi yaşadığınız zamana uydurmak için bizimle nasıl başlayabileceğinizi nihayet düşünmez misiniz? Eğer bunu gerçekleştirirseniz, kesinlikle şu fayda takip edecektir: Doğa’nın dünyanın her yerinde harikulade bir şekilde dağıttığı tüm o hayırlar, bir defada tamamen size verilecek ve tıpkı batıl eksantrikler ve episikller (varsayımsal çemberler) gibi insanın anlayışını karartan ve onun işlemesini engelleyen her şeyden sizi kolayca kurtaracaktır.
Fakat ya altının ışıltısıyla körleşmiş olan yahut (daha doğrusu) şu an dürüst olup da böylesi büyük zenginliklerin asla tükenmeyeceğini düşünerek kolayca yozlaşabilecek, tembelliğe ve sefahat dolu gururlu bir yaşama sürüklenebilecek olan o müdahaleci ve telaşlı adamlar; onlardan bizleri boş ve yararsız çığlıklarıyla rahatsız etmemelerini rica ediyoruz. Fakat düşünsünler ki, tüm hastalıkları tamamen iyileştirebilecek bir ilaç bulunsa dahi, Tanrı’nın hastalıklarla cezalandırmayı ve terbiye değneği altında tutmayı takdir ettiği kimseler böyle bir ilaca asla nail olamayacaklardır.
İşte bu şekilde, bütün dünyayı zenginleştirebilecek, onları ilimle donatabilecek ve sayısız sefaletten kurtarabilecek olsak da, Tanrı’nın hususi rızası olmaksızın asla hiçbir insana tecelli etmeyecek ve bildirilmeyeceğiz. Evet, Tanrı’nın iradesi dışında ve ona karşı gelerek zenginliğimizden ve bilgimizden faydalanmayı ve ortak olmayı düşünen her kim olursa olsun, bizleri aramada ve araştırmada hayatını kaybetmesi, bizleri bulmasından ve Gül-Haç Kardeşliği’nin arzulanan saadetine ulaşmasından çok daha önce vuku bulacaktır.
Alterius non sit qui suus esse potest